Türkiye’de yazılım sektörüyle biraz vakit geçiren herkes aynı insan tipini en az birkaç kez görmüştür.
Bir fikri vardır.
Hatta çoğu zaman ortada yarım çalışan bir sistem de vardır.
Bir yerden script alınmıştır, birkaç freelancer değiştirmiştir, biraz PHP yazılmıştır, biraz API bağlanmıştır, admin panel “idare eder” durumdadır.
Sonra bir ilan açılır.
Ve o ilanlarda genelde şu ruh hali vardır:
“Abi sistem zaten hazır sayılır.”
“Ufak tefek düzenlemeler var.”
“Biraz hızlandırılacak.”
“Profesyonel hale gelecek.”
“Anlık veri çekecek.”
“Mobil uyumlu olacak.”
“SEO düzgün olacak.”
“Kasmasın.”
“Canlı destek eklenecek.”
“Mail sistemi olacak.”
“Panel düzeltilecek.”
“Filtreleme sistemi iyileşecek.”
“Güvenlik de önemli tabii.”
Sonra bütçe yazılır.
Ve o bütçe, bazen orta segment bir telefon parasından bile düşüktür.
İşin ilginç tarafı şu:
Bu insanlar genelde kendilerini kötü niyetli görmezler. Hatta çoğu kendi gözünde oldukça “makul”dür. Çünkü kafalarında yazılım hâlâ fiziksel olmayan, dolayısıyla emeği de görünmeyen bir şeydir.
Türkiye’de yazılımın en büyük problemi teknik değil, kültüreldir.
Çünkü bu ülkede insanlar bir ustanın gelip klima takmasına 15 bin TL vermeyi daha mantıklı bulurken, aylar sürebilecek bir yazılım sistemini birkaç haftalık “düzenleme işi” sanabiliyor.
Çünkü klimacı gelir, matkap sesi çıkarır.
Yazılımcı ise sessiz çalışır.
Biz hâlâ sesi çıkan emeğe değer veriyoruz.
Daha kötüsü şu:
Birçok kişi kendi projesini dünyanın merkezi sanıyor.
Elindeki sistemi “startup” gibi anlatıyor ama altyapısı genelde yıllardır birbirine eklenmiş yamalardan oluşuyor.
Kod standardı yok.
Dokümantasyon yok.
Versiyon kontrolü yok.
Mimari yok.
Ama beklenti büyük.
Ve en trajikomik cümle şudur:
“Zaten çoğu hazır.”
Yazılımcıların en korktuğu cümlelerden biridir bu. Çünkü sektörde herkes bilir ki “çoğu hazır” demek genelde şunun tercümesidir:
“İçerisi yıllardır büyüyen bir kaos ama ben artık tek başıma uğraşamıyorum.”
İşin daha ironik tarafıysa şudur:
Bu insanlar genelde bir freelancer aramaz.
Aslında gizli gizli teknik ortak ararlar.
Çünkü istedikleri şey kod yazılması değildir yalnızca.
Sistemin düşünülmesini, toparlanmasını, kurtarılmasını isterler.
Ama bunu çalışan maaşıyla değil, “abi yardımcı olursun artık” psikolojisiyle çözmeye çalışırlar.
Türkiye’de “yazılımcı pahalı” algısı da biraz buradan doğuyor zaten.
Çünkü insanlar sonuç satın aldığını düşünüyor, süreç satın aldığını değil.
Bir butonun çalışmasını görüyorlar ama o butonun:
- performansını,
- güvenliğini,
- veri yapısını,
- hata senaryolarını,
- sunucu yükünü,
- ölçeklenmesini,
- bakım maliyetini
görmüyorlar.
Kod çalışıyorsa “olmuş” sanılıyor.
Oysa profesyonel yazılımın asıl maliyeti, çalışması değil; yarın da çalışacak olmasıdır.
Ve belki de bu yüzden Türkiye’de iyi yazılımcılar zamanla şunu öğreniyor:
Bazı projelerde sorun teknoloji değildir.
Sorun, projeye bakan zihniyettir.
Çünkü kötü kod sonradan düzelir.
Ama emeği küçümseyen kafa yapısı kolay kolay değişmez.